Yeni Başlayanlar İçin Paris

 

1-Kısaca kendinden, eğitim ve iş hayatından bahsedebilir misin?

Ben Ayça. 1989 İstanbul doğumluyum. Kimya Mühendisiyim ama sadece 2 yıl ilaç sektöründe mesleğimi yaptım. Son 6 yıldır süreç ve IT alanlarında calışıyorum. Fransa’da da freelance yazılım testleri yapıyorum.

2-Kendini Paris’te nasıl buldun? Süreç senin için nasıl gelişti?

Aslında son birkaç yıldır Linkedin üzerinden Avrupa’daki pozisyonlara başvuru yapıyordum. Ama eşim farklı bir ülkede yaşama işine pek sıcak bakmıyordu. Ben de ona küçük sürprizler hazırladım ve büyük bir firmada tam da onun mevcut işine uygun bir pozisyon için onun adına başvuru yaptım. Olaylar gelişti, hayır diyemeyeceği bir teklif geldi ve yaklaşık 4-5 ay sonra Paris’teydik.

3-Gitmeden önce ve gittiğinde nasıl bürokratik süreçlerden geçtin?

Firmadan gelen teklifi kabul ettikten sonra bize atadıkları danışman firma ile iletişim kurmaya başladık. Avrupa’nın genelinde çalışma hakkı veren passeport talent ve blue card ile 4 yıllık oturma izni alacağımızı belirttiler ve gereken belgeleri ilettiler. Hem Türkiye’de topladığımız birkaç belge, hem onların gönderdiği resmi belgelerle konsolosluğa başvurumuzu yaptık. Fransa’ya taşınınca oturma iznine başvurmak şartıyla uzun dönemli vizemiz 2 hafta içinde elimize ulaştı. Açıkçası turistik vize almaktan bile daha kolay bir süreç oldu bizim için.

Bu vizeyle Fransa’ya gittiğimizde oturma iznine 3 ay içinde başvurmalıydık ama bunun için öncelikle kalıcı bir adresimizin olması gerekiyordu. Ev kiralayabilmek içinse banka hesabımızın olması, banka hesabımızın olabilmesi için de evimizin olması gerekiyordu. 🙂

Bu yaman Fransız çelişkilerini neyse ki şirketin desteğiyle aştık ama bir noktada şirketin bile desteği yetmedi: Paris’te kiralık ev bulmak! Başlı başına ayrı bir yazının konusu diyebilirim. 1.5 ay şirketin ayarladığı otelde konakladık, bu sırada İstanbul’dan yola çıkan eşyalarımız Paris’e ulaştı, bir depoda bekletildi falan…

Neyse evinizi bulduğunuzda oturma iznininin başvurusu için evinizin bağlı olduğu valiliğe (prefecture) başvurmanız gerekiyormuş. Biz burada da küçük bir sürprizle karşılaştık, valiliğimizin 2 aylık tüm randevuları doluymuş. Randevu tarihimize kadar vizemizin geçerliği bitti ve bu sayede Fransa’da gecersiz vizeyle yaşamayı da tecrübe etmiş olduk:) Nihayet oturum iznine, sağlık sistemine, vergi dairesine başvurularımızı yapıp Fransa’daki 5. Ayımızın sonunda tüm gerekli kimlik kartlarımıza kavuşarak Fransız bürokrasisine karşı zorlu mücadelemizi kazanmıştık.

4-Adaptasyon sürecin nasıldı? Seni zorlayan şeyler oldu mu?

Beni en zorlayan süreç ev bulmaydı. Talebin yüksekliği ve ev sahiplerinin seçiciliği nedeniyle Türkiye’den oldukça farklı bir süreçti. Oturum iznine başvurduğumuzdan daha çok belge içeren bir dosya teslim ediyorduk her ev icin ev sahiplerine.

Bunun dışında işte eşimin iş yerinde goygoy yapamıyor olması, saç traşını benim yapıyor olmam, gece canımız istediğinde kokoreç/lahmacun siparişi veremiyor olmamız gibi her gurbetçinin başına gelen sorunlarımız var diyebilirim. Paris zaten İstanbul gibi canlı bir şehir olduğu için ve şansımıza ilk aydan aynı semtte oturan birkaç expat arkadaş da edinmemizle adapte olmakta pek zorlanmadık. Bu arada Fransızca’nın gerekliliği konusunun da abartıldığını düşünüyorum, hemen hemen her yerde işlerimi bonjour ve merci eklediğim İngilizce’m ile bir şekilde halledebildim. Zaten yeni öğrenmeye başladığınız Fransızca’nızın aksanını anlayamayacakları için İngilizce’ye dönmeyi kendileri tercih ediyor:)

5-Peki en çok özlediğin şey ne ?

Klasik olacak ama ailem ve arkadaşlarım. Görüntülü görüşmeler birlikte geçirilen vakitlerin yerini pek alamıyor. Bir de İstanbul’daki bazı restoranlar:)

6-En çok merak edilen şeylerden biri de insan ilişkileri. Komşuluk var mı komşuluk ?

Türkiye’deki gibi bir komşuculuk durumlarının olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Öyle evlerde toplanmacalardan ziyade daha çok parklarda cafelerde buluşmacalar yaygın. Apartmanımız 6 daireli, herkes birbirini genel anlamda tanıyor ama iletişim sadece merhaba nasılsınız seviyesinde. İnsan ilişkilerindeyse genel kanı çok nazik ve sıcak olmadıkları yönünde olsa da ben şansıma hep yardımsever ve canayakın insanlarla karşılaştım diyebilirim.

Bir de hem gezmeye hem yaşamaya geleceklere selamlaşmanın önemini vurgulamak isterim. Otobüse bindiğinizde şoföre, markete/fırına girdiğinizde çalışanlara, apartamanda karşılaştığınız birine mutlaka ama mutlaka “bonjour” demelisiniz. Mağazada, yolda vs herhangi birine birşey sorcağınız zaman bonjour demeden söze başlarsanız küfür etmiş gibi bir tepki almanız çook muhtemel. Bir de bir parti, ofis vs gibi bir topluluğa girdiğinizde herkesi tek tek öpmek (la bise) gibi bir adetleri var. Sabah sabah açık ofisteki onlarca kişiyi öpmek hiç çekilecek çile değil de işte napıcan.

7-En sevdiğin semt/bölge ?

Paris’in içinde Saint Germain des Prés  ve Le Marais semtleri vakit geçirmeyi sevdiğim yerler. Saint Germain epey nezih, hareketli ve hoş bir tarihi dokuya sahip. Kimisi çok eski ve ünlü olan birçok kafe var. Le Marais ise en hareketli, lokallerin de çokca tercih ettiği, birçok restoran seçeneğinin olduğu daracık sokaklarla dolu renkli bir bölge. Bir de 1. Metro hattının son durağı olan Vincennes semti haftanın birkaç günü mutlaka uğradığım bir bölge. Şatosuyla, botanik bahçesiyle, ormanıyla ve gölleriyle Paris’in hareketliliğinden kaçmak ve doğada vakit geçirmek için ideal.

8-En sevdiğin Kafe/Restoran ?

En sevdiğim kafe La Caféothèque de Paris, en sevdiğim restoran Robert et Louise(Fransız mutfağı sayılır, etler harika). Bir de bonus olarak Barto’yu eklemek istiyorum. Özellikle pizzalarını tavsiye ettiğim bir İtalyan restoranı.

9-Oraya geldiğimizde neyi yapmadan dönmeyelim ?

Parkların birinde baget şarap peynir eşliğinde piknik yapmadan- Eyfel’i gün batımında görmeden (trocadero meydanından)- birçok ünlünün mezarının bulunduğu Cimetière du Père Lachaise uğramadan (ne alaka demeyin müze gibi bir mezarlık) – le marais’de rastgele dolaşmadan- Orsay Müzesi’ni görmeden ve doğası harika olan birkaç banliyöyü gezmeden dönmeyin.

10- Lokaller neler yapmaktan hoşlanıyor? Birisinin oralı olduğunu nereden anlarız?

Lokaller güzel havalarda parklarda çimlere serilerek güneşlenmeye ve piknik yapmaya ve soğuk havalarda dahi kafelerin sokakta bulunan caddeye dönük masalarında vakit geçirmeye bayılıyor. Bir de uzun uzun eleştirel sohbetleri de pek seviyorlar. Paris ve çevresinde çok fazla farklı milletten yaşayan insan ve turist olduğu için epey karışık bir profil var. O yüzden belki metro istasyonlarında alık alık bakanların oranın yerlisi olmadığı çıkarımını da yapabilirsiniz:)

Ayça’yla biz aynı şirkette çalışıyorduk. Yurtdışına gitme süreçlerini çok yakından takipledim, hatta az beraber ilan aramadık 😀 Yine aynı şirketten başka bir arkadaşımız da bu sene başında yurtdışında yaşamaya başladı. Onunla da röportaj yapıp paylaşacağız 🙂

Author: Dilhan

Dilhan 1990 yılında Eskişehir’de doğdu ve gözleri çekik. İlkokul yıllarında çok fazla japon şakalarına maruz kaldı ama henüz Japonya’ya gidemedi. Onun yerine Erasmus’la Torino’ya gitti ve Avrupa’yı gezdi. Bu sırada Bilgisayar Mühendisliği’ni bitirmeyi başaran Dilhan, yine Koç Üniversitesi'nde MBA eğitimini tamamladı. Şu an çocuklara piyano dersi veriyor ve bir bankada IT departmanında çalışıyor. En büyük hayali ise bir koalaya sarılmak :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir